27 Ocak 2013 Pazar

Öyle mi Dost ?

İçimde bir burukluk var Dost. Bu burukluk sanki hiç gitmeyecekmiş gibi. Sanki bir el sıkıyor kalbimi. Bir başka atıyor. Ağlamak istiyorum. bu kez ne istediğimi biliyorum ağlamak istiyorum. Kendimi ifade edemiyorum. Acaba herkesden kaçsam mı diye düşünüyorum olmuyor mk olmuyor işte biz ne zaman mutlu olacağız. Ne zaman güleceğiz kalbimizle. Nedendir ağlamak hep. Artık ağlayamıyorum bile. Boğazım düğümleniyor, kelimeler dökülmüyor dudaklarımdan. Bırak dudağı boğzaımda takılı kalıyorlar. Vucudumu bir soğuk titreme alıyor. Yazıyorum ağlamak için yazıyorum. Ağlamamak için yazıyorum. Ne fayda edecek bana Dost. Sen söyle. ne kurataracak beni bu durumdan. Her seferinde içine düştüğüm yanılgıdan, bu mustsuzluk, deryasından bu gözyaşı havuzundan ne zaman cıkacağız Dost. Ne zaman ???. Söylemek kolay olsa gerek. Söylerken hiç mi canı acımıyor Dost. Kelimeler nasıl bu kadar keskin olabiliyor onun ağzından cıkınca. Soğuk titremeler vucudumu esir aldı Dost. En son ne zaman böyle olmuştu hatırlıyor musun ?. İnsanlar bu kadar acımasız olmayı nasıl başarabiliyor. Bir erkeğin en zayıf olduğu zaman karşısındaki insana duygularını söylediği an diyorlar. Peki bu zamanda bi insanın en zayıf olduğu zamanda nasıl bu kadar acımasız davaranabiliyorlar Doost. Ağlamak bu kadar zormuydu dost. Peki ya gülmek. O bu kadar kolaymı. Ağlarken gülebilrimisin dost. Bak ben gülebiliyorum dost. İçim kan ağlarken gülebiliyorum. Tabi buna gülmek dersen dost. Tabi buna gülmek dersen. Öyle mi dersin dost. Dayanayayım mı ?. Çekip gitmeyeyim mi ?. Gitmek o kadar zor mu dost ?. Evet dost gitmek zor değil dönmek zor. Biliyorum dost. Biliyorum. Bizzat yaşadım.

1 Ocak 2013 Salı

Geçmişten Geleceğe


    Duman-Gönül benim için anlamı büyük şarkılardan biri...


Bugun 1 Ocak 2013 Salı. Miladi takvimin başı olmakla beraber benim hayatımda da milad değerinde bir gün. Geçmişime bakıyorum, 2012 yılı benim için tüm duyguları yaşadığım büyük bir kısmını boş bir hayal yüzünden heba ettiğim bir yıl. Şubat 11 den Temmuz ayına kadar. Boşu boşuna kuruntu, boşu boşuna üzüntü. 2012'nin yarısı benim için, tabiri caizse, bok gibi geçti. Temmuz ayından sonra dedim bak çağrı hayatın yola girdi. Sende mutlu olabiliyorsun. Yaz tatili bitti okullar açıldı, bir şeyi farkettim. O'nu seviyordum, Neden, nasıl soruları beynimi işgal ederken. O kalbimi çoktan fethetmişti bile. Bundan ne onun haberi vardı ne de bir başka birinin. Nihayetinde haberi oldu, yanlış anlaşılmalar. Üzüntüler, mutluluklar, kederler. Bir çok duygu, evet bir çok duygu yaşadım. Sonum böyle oldu. Nasıl mı, boşver anlaması gerekenler anladı. Şimdi ne olacak ?. diye soruyorum bazen kendime. Yorulduğumu farkediyorum sonra, herşeyden yorulduğumu. Akışına bırakıyorum hayatı. Geçmişimden özür diliyor, geleceğimi tüm belirsizliği ile kabul ediyorum.




Eyfel kulesi ( bu resmi koymamın nedeni ; Bilmiyorum içimden öyle geldi hayalimde yaşamak istediğim şehirlerin başında. )

8 Aralık 2012 Cumartesi

Anlayamazsın

Bilmediğin o kadar çok şey var ki. Konusamıyorum, anlatamıyorum kendimi. Susuyorum belki biri halimden anlar diye. Susuyorum gözlerim konusuyor. Baksan gözlerime, belki de göreceksin herşeyi. Ama sen hep kaçırdın gozlerini benden. Gunler geçti ben sıramdan kalkmadım, yanına gelmedim. Düşünmek gerekir. Neden gelemedim ?. Fazla düşünme istersen ben söyleyeyim. Dayanamıyorum, kaldıramıyorum artık. Başka erkeklerle konuşmanı, onlarla takılmanı. Zaten başka erkeklerle takılmanı zor hazmederken bir de beni ilgisiz bırakıp benim yanımda beni siklemeden başka erkeklerle konusman, heeh, işte budur bunların sebebi. Artık gülemiyorum. Uyuyamıyorum, göz altlarım mosmor. Millet soruyor neyin var, n'oldu ?. Ben hep böyleydim, bir şeyim yok deyip gönderiyorum. Sonra diyorum ki kendi kendime dışardan moralimin bozuk olduğu apaçık belli oluyorsa neden bir kez bile gelip bana '' neyin var, ne oldu, neden hiç çıkmıyorsun sınıftan '' felan hiç bir şey demedi. Sonra diyorum ki zaten takmıyor ki seni umurunda değilsin. Birazcık umurunda olsaydın gelirdi yanına sorardı. Ama o ne yaptı geldi yanıma oturdu en fazla 1 dk sonra geri gitti. Sadece yanıma gelip oturması bile o gün bana yetti. O kadar mutlu oldum ki. Farkettim de beni mutlu etmek kolayken neden bu kadar üzgünüm ?. Cevap veremiyorum sorulara artık. Senin adını duyuyorum yutkunuyorum. Konusamıyorum. bağazımda bir şey var sanki, sanki düğümlenmiş boğazım. Tıpkı suan ki gibi. Sonra sensiz olduğum gerçeğini bir kez daha hatırlıyorum. Ağlamak istiyorum ama nafile. Ağlayamıyorum bile. Hıçkıra hıçkıra ağlamak istiyorum hiç susmadan. Olmuyor fakat. Lanetler ediyorum kendime, ben nasıl bu hale geldim diye. O kadar zor ki tel tarafları duyguları yürütmek, dolduğun zaman konusabileceğin birileri olmaması. Çok zor.. İşte sen bunu anlayamazsın...

1 Kasım 2012 Perşembe

Ah biz İnsanlar.

önyargılar. insanlar. insanlar önyargılarının arkasına saklanmışlar. daha doğrusu o boş beyinlerini ön yargılar lar dolduurmuşlar. Yani bilmiyorum nasıl başarabiliyorlar her durumda karşısındakini üzmeyi. Onlar. Ben onun veya onların üzülmesini istemiyorum. Aşk. İnsanoğlu var olduğundan beri süre gelen aşk. Yine insan oğluyla birlikte yok olucak. Fakat geride bıraktıkları. Kaybolmuşluklar. Pişmanlıklar üzüntüler.zaten hep böyle olmaz mı sevinen-üzülen. Kazanan olduğu müddetçe kaybedene olacaktır. sanki biz insanlara mutluluk haram. Aslında biz mutluluğu geri tepiyoruz. Bu doğanın kanunudur ben o'nu severim o başkasını sever başkası yine başkasını sever. Böylece herkes yalnızım diye peşkeş çeker. Mutsuzluğundan yakınır. Mutsuzdur neden çünkü dönüp de arkasına bakmayı bilmez. Kendisini seven insanı elinin tersiyle geri iter. Aslında aşkta biraz da nankördür insanlar. En yakınında O'nu her şeyiyle seven insanı görmez de aşkı uzaklarda arar. Sonra gelsin mutsuzluk.
Söylemek istediğim o kadar şey varken susmak. Ne kadar doğru bir davranış ?. 

19 Haziran 2012 Salı

HAYAT SENİN HAYATIN.! DOYASIYA YAŞA.!

Her şey bizim elimizde. Yeter ki isteyelim.
   İnsanlar doğar büyür yaşar ve ölürler. Tüm hayatımız bu kısa döngüden ibarettir. Ama esas olan, bu kısa olan hayatımızda neler yaptığımızdır veya neler yapamadığımızdır.Ölüm er veya geç, muhakkak geleceği için hazırlıklı olmalıyız ve arkamızdan gelecek nesillere bizi hatırlatacak bir şeyler bırakmalıyız. Bizim yaptığımız en büyük hata; hayatımızı başkalarının istekleri doğrultusunda yaşamamızdır. Bunun nedeni ise sürekli bir baskı içerisindeyiz. Bu baskı aile baskısı, çevre baskısı ve arkadaş baskısı vs diye bir çok örnek verebiliriz. Onlar kendi yapamadıklarını bizim yapmamızı istiyorlar. Kendi fikirlerini ister istemez o kadar iyi yerleştiriyorlar ki beynimize, sanki o fikir bizimmiş gibi o fikiri benimsiyoruz. Sonu ise belli. Apaçık bir hüsran. Sen kendi fikrini söylediğin zaman seni küçümsüyorlar. Aykırı fikirlere, aykırı davranıyorlar.  Bunun en açık misalini aile ortamında görebiliriz. Aileler arasında 3 kutsal meslek vardı. Daha doğrusu onların gözünde okuyan insan sadece bu mesleğe sahip olursa değer kazanır. İşte bu 3 kutsal meslek '' Öğretmen, Doktor, Mühendis ''. Eğer biz bu inancı kırabilirsek emin olun ki başarılı olabiliriz. Ben akrabalar toplandığı zaman konuşma mesleklerden açılıyordu. Bana sordukları zaman alışıldığın dışında meslekler söylüyordum. Mesela Astronomi gibi. Zaman sonra onların inançlarını kırdım. İlk başlarda beni caydırmaya çalıştılar ama olmadı. önemli olan da bu. Bana dediler ki o meslekte para yok felan da filan da. Ama ben kulaklarımı kapadım ve hayatımı istediğim gibi yönlendirdim. İşte bizde kulağımızı tıkayacağız ve DOĞRU BİLDİĞİMİZ YOLDA İLERLEYECEĞİZ. Yanlış bildiğim yolda herkesle yürümektense, doğru bildiğim yolda tek başıma yürürüm daha iyi. Onların bizim hayatımıza karışmaya hakkı yok. Bob Marley'in bir sözü var '' Sen kim oluyorsunda benim hayatımı yargılıyorsun. Ben mükemmel değilim.! Olmak zorunda da değilim.! Arkamdan beni göstermeden önce, elinin temiz olduğuna dikkat et.! '' Ne derlerse desinler aldırış etmeyeceğiz. Einstein'in bir sözüyle yazıyı bitiriyorum. '' Bana gerizekalı dediler, ATOMU PARÇALAYIP ELLERİNE VERDİM. ''

                                                                                                                   @scgrpk

18 Haziran 2012 Pazartesi

BENİM BEDENİM BENİM KARARIM

Senin bedenin olabilir ama O'nun canı.!
Benim bedenim benim kararım tartışmaları tüm ülkede yankı yapmış durumda. Bence tamamıyla saçma bir konu. Bu konu üzerinde tartışmak bile anlamsız. En ufak bir misal;
Hayvan haklarını savunmak için insanlar sokaklara akın eder. Köpeğin, kedinin ölümünü cinayet olarak kabul edenler, bugün çıkmışlar sokaklara ana rahmindeki çocuğun aldırılmasına. Rahimdeki canlının öldürülmesine cinayet demiyorlar.
Onlar da bir canlı..
Her nasıl ki cinayet suçsa;Kürtaj da suçtur.

Benim görüşüm bu sonuna kadar destekliyorum kürtajın yasaklanmasını. Ama işin kilit noktası; aklıma geliyor diyorum ki '' Zinanın serbest olduğu bir ülkede, Kürtajın yasak olması son derece mantık dışı. ''

Senin bedenin olabilir ama O'nun canı.!

                                                                               @scgrpk

17 Haziran 2012 Pazar

BİLİNÇLİ CAHİLLİK

  Yazıya küresel ısınmanın nedenlerini anlatarak başlıyım. İlk olarak sera gazları küresel ısınmanın bilinen en önemli etkeni olan sera gazları Avrupa’da sanayi devriminden sonra ortaya çıkmıştır. Aslına bakacak olursak insanların açgözlülüğünden az olan bir şeye kanaat getirememelerinden kaynaklanan bir sorun. İnsanoğlu yapısı gereği hep daha fazlasını ister hep nefsini tatmin etmeye çalışır olanları ve olacakları hiç düşünmez…. 18-19 y.y Avrupası’nda temel bir bencillik hakimdir. Genel düşünceleri her zaman kendileridir… Ama diğer bir yandan baktığımız zaman insanlar yeni mekanlar keşfetmiş yeni medeniyetlerle tanışmışlardı… 18. Yüzyılda artık milletler birbirlerine üstün gelmek için makine gücüne başvurdular ve sanayileşme başladı… Artık uluslar arasında emperyalizm ( sömürgecilik ) yarışı başlamıştı… Artık her ulus kendine sömürge arıyordu… Sanayi devriminden sonra başlayan tesisleşme yarışı bir Pazar arayışı doğurmuştu, bunun sonunda İngiltere Afrika tarafını, Fransa Cezayir Tunus v.b yerleri sömürüyordu… İşte bu noktada daha çok sömürge ve daha fazla zenginlik anlayışı kapitalist ülkelerin gözünü döndürdü artık ihtiyacı olduğu kadar değil ihtiyaç fazlası üretiyordu artı olarak ihtiyaç oluşturuyordu böyle bir dönemde insanlar ki çoğunlukla Avrupa tüm pisliklerini tüm kimyasal kirlerini doğaya atıyorlardı 18. Yy a kadar tertemiz dönen dünya 18 yy dan sonra pislenmeye başladı yıllardır süre gelen bu kirlenme sonucunda Küresel ısınma diye bir şey çıktı ve şuan Avrupa kendi tükürdüğünü yalamakta…

  20. Ve 21. Yy ele alırsak şuanda değişen fazla bir şey olmadı değişen tek şey bu sömürü açık açık değil de farklı yollardan yapılıyor… Şuan bile dini sömürü devam ediyor ki bunu zaten Cumhuriyet Döneminde Türkiye üzerinde çok iyi kullandılar… Dini açıdan sallanmış bir 10 asırlık bir milleti yaptıkları inkılaplarla medeniyet diyerek yıktılar evet o zaman başardılar ve hala kendine gelemedi bu millet hala koşuyor bir dinsizliğin arkasından… Medeniyeeet medeniyeet.

  Şuan Orta Asya ülkelerine ve diğer gelişmemiş ülkeler aynı siyaseti uyguluyorlar… Ekonomik durumdan kendilerine muhtaç bırakıyorlar… Bu dönen ve döndükçe etrafına pislikler saçan dünyada zengin daha zengin oluyor fakir daha fakir… Bataklık daha da çok çekiyor aşağı balon daha da çok yükseliyor gökyüzüne… Bir Gün yeryüzünü seyredeceğiz doruklardan…

                                                                                                                    @scgrpk